Dün evvelsi gün Kocaeli Haber Dünyası gazetemin imtiyaz sahibi sevgili dostum Selçuk Çelebi’nin babasının vefat ettiği haberini aldım.
İkindi namazından sonra Suadiye Merkez Camii’nden kaldırılacaktı. Yetişebilmek için hemen hareket etmem gerekiyordu.
Hemen yola çıktım, Değirmendere’den minibüse bindim. Benim arkamdan kulağındaki küçük bir telefonla konuşan iri yarı bir delikanlı bindi minibüse. Binmeden önce de konuşuyordu ama bindikten sonra yine konuşmaya devam etti delikanlı. Değirmendere’den çıktık, Gölcük, Yeniköy, Seymen, Başiskele bizim delikanlı konuşuyor, hep konuşuyor. Hem de yüksek sesle konuşuyor. Karşısında yavuklusu, kız arkadaşı var. Delikanlımız Deniz Kuvvetlerinde er olarak vatani görevini yapıyor konuşmalarından anladığımız kadarıyla. Günde kaç nöbet tuttuğunu söylüyor, hangi nöbet yerlerinin rahat olduğundan, hangilerinin zor ve sıkıntılı olduğundan bahsediyor. Hem de son sesiyle. Minibüstekiler birbirlerine bakıyor, kadın yolcular birbirlerine bakıyor, erkek yolcular homurdanıyor ama bizim asker delikanlının umurunda değil. Ben oturuyorum ama bizim asker delikanlı tam benim omuzumun üzerinde, sırtı bana dönük ayakta duruyor, bir eliyle yukardaki demire tutunuyor, diğer eli kulağındaki telefonda. Biraz sabrettim kapatır telefonu susar diye ama olmadı. İş başa düştü dedim ve sırtına hafifçe dokununca döndü bana. “Tamam, artık kapat telefonu” deyince telefondakine sonra görüşürüz diyerek kapattı. Yine suratıma bakıyor “Evladım, konuşmalarından anladık sen askersin. Ama bak bu minibüsteki 30 kişi senin tüm konuşmalarını duydular. Kaç saat nöbet tuttuğunu, hangi nöbet yerlerinin kolay hangilerinin zor olduğunu öğrendiler. Ya buradakilerden birisi teröristse ne olacak şimdi? Komutanların sana söylemediler mi birliğindeki konuları dışarıda konuşmayın diye?” dedi. Yine de terbiyeli çocukmuş. “Sana ne amca, işine bak sen!” demedi. “Haklısın amca, özür dilerim” dedi. Sessizce İzmit’e kadar gitti. İndik hep birlikte.
Ben İzmit’ten Suadiye minibüsüne bindim, cenazeye katıldım, sonra dönüşe geçtim. Halkevi durağından Değirmendere minibüsüne bindim arka kapıya yakın bir koltuğa oturdum. Akşam saatine yakın olduğu için oldukça doluydu minibüs. Trafik de yoğundu yavaş yavaş ilerliyordu minibüsümüz. Dura kalka ilerledik, nihayet İhsaniye’yi geçtik Gölcük’e yaklaştık, benim önümde oturan otuzlu yaşlardaki bir yolcu çıkarttı cebinden telefonunu dayadı kulağına başladı konuşmaya. “Abi bugün sana ödeme yapacaktım biliyorum ama babam hastalandı, Bursa Tıp Fakültesi Hastanesine kaldırdık. Şimdi onun yanında refakatçiyim. Dönüşümde sana ödeme yapacağım. Abi inan bana bu hastalık olmasaydı şimdi ödemiş olurdum” diyerek bitirim ağzıyla yemin billah konuşuyordu. Yolcular yine birbirimize bakıyorduk Bursa’daki hastanede refakatçi olduğunu söyleyen yol arkadaşımızı dinlerken. Neyse onu fazla dinleyemedim gelmiştik Değirmendere’ye indim.
Sonra kendi kendime düşündüm. Hadi giderken dinlediğimiz asker cahildi akıl edemedi kız arkadaşına bir sürü söylememesi gereken şeyleri söyledi.
Ama dönüşteki adam resmen yalan söylüyor.
Tamam, ödemen var ödeyememişsin, alacaklına yalan söylemek mecburiyetinde kaldın da, bari 15 dakika sabret in minibüsten ne söylersen söyle. Bu yalanına neden 30 kişiyi de şahit ediyorsun?
Önceden böyle değildi insanlar, galiba son zamanlarda çok değişti herkes.
İnsanlar ne giydiklerini, ne yediklerini, kiminle konuştuklarını, nereye gittiklerini sosyal medya ortamında paylaşıp herkese duyuruyorlar ya…
İşte bu nedenle yalanı da ulu orta söyleyip herkese duyurmaktan çekinmiyorlar.
Kısa bir yolculuk hikayesi
YORUMLAR